Kanser

  Sağlık ve Yaşam    28 Mart 2019
Yorum Yok

Kanser

İstatistikler gerçekte endişe verici! Amerikan Kanser Derneği’nin verilerine kadar:
* Günümüz Amerika’sında ölüm nedenleri içerisinde kanser ikinci sırada yer alıyor.
* Yaşayan üç Amerikalıdan birisi kanser riski taşıyor.
* Beş yıl içerisinde, her beş Amerikalıdan ikisi kanser ris­ki taşıyacak.

Neler oluyor dersiniz? Bildiğimiz gibi kanser, alışılagelmiş ve dinç hücrelerin, anormal ve kanserli hücrelere dönerek ya­yılmasıyla meydana gelir. Peki birincil deformasyon neyle başlar? Araştırmacılar yıllardan beri bu tetikleyiciyi bulmaya çabalayarak zamana karşısında yarıştılar. Bazı araştırmalarında, çözümün ge­netik mirasta saklı olduğunu, dışsal risklerin kansere eğilim­li genleri uyararak kansere niçin olduğunu öne sürdüler. öte taraftan amyant ve dumanlı is gibi çevresel toksinler de günah keçisi seçildiler.
Özensiz bir hayat tarzımn sonucu olan özgürlük radikalle­rin, kanser riskini artıran temel nedenlerden biri olduğunu biliyoruz. bununla birlikte, sentetik kimyasallardan üretilen xeno-östrojenlerden (östrojeni taklit eden veya aktivitesinde değişikliklere yol açan maddeler) östrojene (yumurtalıklar­dan salgılanan ve insanlarda ikincil cinsel karakterlerin geliş­mesini sağlayan hormon) dönüştürülen maddeler de kanser riskini artıran nedenler arasındadır. Şüphesiz, sigara akciğer kanseri nedenidir.

Şimdi bir bilimsel çalışma, kanser ve dışsal tetikleyiciler ara­sındaki bağlantı ile kanser ve yiyecekler arasındaki bağlantıyı kanıtlayacak. Hâlâ o kadar çok insan, ağızlarına attıkları şeyin kan­serli tümöre niçin olduğunu benimsemek istememekte direni­yor. Anne evinde pişen yemeklere ve barbekü partilerine birazcık­cık belirsizlik ile yaklaşmak için bu dayanıklılık birazcık pozitif belki de.

Bilimsel literetürün desteği
Amerikan Kanser Derneği’nin ortaya koyduğu kanıtların takriben %30 ila 40′ı, kanser ve gıda arasındaki ilişkiye dair sonuçlara dayanıyor. Uzağa gitmeye lüzum yok, tıbbi ve­ri tabanına bakarak da kanıtlarımızı onaylayan yığınla veriye ulaşabiliriz. Birkaçının üstünde düşünmeye değerinde:

* “Perhiz ve Kolon Kanseri” E. Giovannucci tarafından yapılan araştırmanın sonucu, 13 Aralık 1993 tarihli Cancer Researcher Weekly’nm (kanser araştırmaları yayı­nı) 21. sayfasında yayınlandı.
* “Hayvansal Yağa Yan Prostat Kanseri” (yüksek oran­da kırmızı et yiyen ve %80′i prostat kanserine yakalan­mış 47.855 erkek üzerinde yapılan araştırma), Facts on File – Gerçekler Dosyası’nm 774. sayfasında 14 Ekim 1993′te yayınlandı.
* “Rejim Faktörleri ve Çevresel Kanser Riskleri” (periyo­düşey sonuçlar) 19 Temmuz 1993′te Cancer Researcher We-ekly’mn 26. sayfasmda yayınlandı.
* “Diyet Kansere Aleyhinde” (American Cancer Society -Amerikan Kanser Derneği kadar yapılan araştır­maya tarafından sebze, meyve ve tahıllar kanser riskini azal­tıyor.) 7 Ekim 1992′de Nezv York Times’m B7. sayfasmda yayınlandı.
* “Çalışmalar kafa karıştırır lakin yeşillik yemek iyidir” (Milli Kanser Enstitüsü ve John Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin “sebze yemenin sağlığa faydaları” konulu araştırması) VVayne Hearn imzasıyla 9 Mayıs 1994′te American Medical Neıos’in (Amerikan Tıp Ha­berleri) 20. sayfasında yayınlandı.

Canlı besinlerdeki kanser önleyici fitokimyasallar
Son zamanlarda yapılan kanser ve besin tartışmaları içerisinde en fazla kullanılan kelime “fitokimyasallar”dır. Fiokimyasallar, doğal gıdaların içinde yer alan ve hücrelerdeki kanser gelişimini erteleyen tamamlayıcı öğelerdir. Hop-kins Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları yaptıkları bir deneyde, meme kanserine yol açan kanserojen maddelerle te­davi görmekte olan farelere, brokolinin içerdiği “sulforaphane” adlı kimyasaldan verdiler. Karnabahar, frenk lahanası, şalgam ve kıvırcık lahanada da bulunan bu maddenin, farelerdeki bitkiler sayısını ve büyüklüğünü gözle görülür şekilde azalttığım, gelişimlerini geciktirdiğini gözlediler. Araştırma­cılar bu maddenin, kansere sebebiyet veren ajanlara aleyhinde be­dendeki enzimlerin koruma performansını artıracağını be­lirtmektedirler.

Fitokimyasallar, kanserle savaşta atılan birkaç adımdan birini oluşturur. Minnesota Üniversitesi’nden epidemiolo-jist John Potter, “Bu adımların nerdeyse her biri kansere karşı çözülmüş bir savaştır,” diyor ve devam ediyor: “Sebze ve meyvelerin içinde, süreci aksine çeviren veya yavaşlatan bir veya birdenbire çok bileşen vardır.”2 Acilen bunlara bir göz atalım:
Brokoli: DNA’yi bağlayan kanserojenleri önleyen tiyosiyanat ve göğüs kanserine niçin olabilecek forma gelen östrojenin, zararsız metabolitlerin içinde parçalanmasını karşılayan indo-le-3-carbinol adlı maddeleri de içerir.

Lahana: Bol miktardaki konsantre indole-3-carbinol içeriğinin yanı sıra, kansere karşısında yaygın etkin koruma karşılayan oltipraz ve meme kanseri ile tümöre aleyhinde kullanılan brassinin madde­lerini içerir.

Sarmısak ve soğan: Hücre içindeki kansere niçin olan kim­yasalları detokside eden enzimleri uyarîan aliyi sülfürü mad­desi içerir.

Kırmızıbiber: Akciğer kanserinin tetiklendiği yer olan DNA’ya tutunan toksik molekülleri (özellikle sigaradaki) tu­tan capsaicin maddesi içerir.
Turunçgiller ve dutsu meyveler: Hücrenin üzerinde birikerek kansere neden olan hormonları engelleyen flavonoid maddesi içerirler.
Soya fasulyesi: Oksijen ve gıda içeren kılcal damarlara bağlanan ufak tümörleri engelleyen genistein maddesi içerir. Bu koşul, Batı’ya taşınan ve soya ürünlerinden mahrum bir besin şekline yan yaşamaya başlayan Japon erkeklerin-deki prostat kanserine yakalanma oranının niçin arttığını açıklayabilir.

Domates: Mideye, karaciğere ve mesaneye yönelen nitrosamine bileşenlerini engelleyen p-coumaric asit ve klorojenik asit açısından zengindir. Çilek, ananas ve biber de bu asitleri içerirler.

Fitokimyasallar alanında yapılan son araştırmalar büyük bir adım olarak görülmektedir. Bu konu VVashington’da dok­torların, profesörlerin ve dünyanın her yerinden gelen araş­tırmacıların katıldığı bir konferansta masaya yatırılmıştır. Ulusal Kanser Araştırmaları Enstitüsü (National Cancer Ins-titute), fitokimyasallan bulgu, izole etme ve onlarla çahşma konusunda yapılan incelemeler için milyonlarca dolarlık bütçe ayırmaktadır. Ulusal Kanser Enstitüsü, Amerikan Kan­ser Derneği ve daha çoğu tıbbi otorite de canlı ve taze sebze-meyvelerin fazla önemli “kanser önleyiciler” olduğu konu­sunda hemfikirdir.

Kansere niçin olan şeyler besinler midir?
Çalışmalar sonucunda pişmiş, kızarmış ve yüksek pro­tein içeren çoğu yiyecekte kanserojen madde olduğu ortaya çıkmıştır.

Pişmiş yiyecekler: Pişirme işlemi yiyeceklerin RNA ve DNA yapılarını bozar, besleyici değerini değil eder ve kanse­rojen madde oluşumuna neden olur. bununla beraber yağların yapışım bozarak özgürlük radikal oluşumunu sağlar.

Özgürlük radikaller, bir elektronunu kaybetmiş olan molekül­lerdir. Lisedeki kimya derslerini hatırlayacak olursanız, mole­küllerin daima dengede kalmak istediğini; fakat birinin bir elektron kaybettiğinde, elektriksel dengesini tekrar kur­mak için ümitsizce elektron aradığını ve bunu herhangi bir yerde bulacağı bir elektronu çalarak sağladığım da hatırlarsı­nız. Hür radikaller bedende serbest kaldıklarında yağ, pro­tein ve hatta DNA’mn elektronlarından çalarlar. Değişmiş DNA ise hücrede bir değişime (mutasyona) niçin olur ve yoklama edilemez bir şekilde çoğalır. Biz buna kanser diyoruz.

Cisim kendisini bu hür radikallere karşı enzimlerle sa­vunur. Enzimler, yaralı hücreleri tamir eder ve ser­best radikalleri parçalayarak su ve zararsız oksijen haline ge­tirirler. Bu doğal savunma süreci, pişmiş gıda yediğimizde sekteye uğrar, çünkü yiyecekleri pişirme işlemi çok sayıda hür radikal oluşturur ve bedene giren enzim miktarım azaltır.

Kanserle savaşmak için, karoser pişirme işlemi sırasında kaybolmuş olan enzimlere ihtiyaç duyar. Dünyaca ünlü Viyanalı Dr. Warba, kanser tedavisinde enzimlerin yeni bir yak­laşım olduğunu söylemektedir. Kanser hücrelerinin tedavisi­ni etkileyen iki ana etken vardır: kişinin bağışıklık sisteminin savunma gücü ve kanser hücrelerinin öldürücülüğü. Canlı besinlerdeki enzimler bu iki faktörü hedef alır. Kanserli hüc­renin öldürücü gücünü düşürerek, bedenin savunma meka­nizmasını güçlendirirler. Dr. Warba, enzimlerin hücreli zarını hafifletip hücrenin yüzeyini geçirgenleştirerek, dıştan takviye almaya açık ayla getirdiğini ve bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, ayrıca tümörlü hücrelerin inatçılığını kırdı­ğım belirtmektedir.

Bedenimizde, habis ot gibi yaşama oluşumuna sebebiyet veren hücre değişimlerini önleyen enzimlerin yanısıra bu amaçlı bazı genler de bulunmaktadır. Jefferson Kanser Enstitüsü Mikrobiyoloji ve Bağışıklık Departmanı’nda (Department of Microbiology and Immunology Jefferson Cancer Institute) çalışan araştırmacılar, sütun kanserinin öncüsü olan bağır­sakta, polip büyümesi sorununu önleyen bir enzime sahip genden bahsetmektedirler. Tahlilci Linda Siracusa, yağ­ların bağırsaklara uzanan zararlı etkilerini durdurmak üzere en­zimlerin yağ metabolizmasında çok kayda değer bir rol oynadığı­nı söylemektedir. Enzimlerin tezgâhtar olabileceği bir diğer şart da, yağlı gıdalar tüketmekten kaynaklanan bir takım bak­terileri bedenden atmasıdır. Kısacası enzimler normal olma­emrindeki hücreleri doğrudan doğruya bedenden atma işini üstle­nirler.

Hangi mekanizma olursa olsun, iyi çalışan enzimler kan­çabuk önleyebilir.
Pişmiş yiyeceklerin tehlikeleriyle ilgili olarak Amerikan Kanser Derneği’nin son tanımlamaları şöyle: “Son araştırma­lar gösteriyor oysa, yüksek ısıda pişirilmiş hayvansal gıdalar, hayvanlarda yer alan ve kansere neden olan farklı alanlara yönlendirilmiş maddele­rin oranını artırıyor, hem sağlam ve yerleşik DNA yapısını bozuyor.”5 Kansere bir açıklama getirirken, onun toksik olu­şumu göz önünde bulundurulduğunda, 1990′da Milli Kan­ser Enstitüsü’nden. Dr. Richard Adamson kadar yürütülen araştırmalar açıklayıcı niteliktedir. Yüksek ısıda pişirilmiş et, balık ve kümes hayvanlarında, çok miktarda heterosiklik aromatik aminler (HAA) olarak aşina, mutajen (değişim oluşturabilen kimyasal ya da maddesel etken) potansiyel oldu­ğunu görüldü. Bu HAA’lar, Adamson’un çalışmaları içerisin­de gördüğü en zinde olanlardı ve bunların çok eksik miktarı bi­le DNA’da manâlı hasarlar yaratabiliyordu.6 (Mutajenler kanserojendir çağırmak doğru olur.)

Kaliforniya’daki Lavvrence Livermore Ulusal Laboratuvarları’nda yapılan yeni araştırmalara göre, bu kadar hayret verici so­nuçlan olan tek şey, yüksek ısıda pişirilmiş et değildir. Laboratuvarda çalışan bilim adamı Mark Knize ve araştırma takımı ekmek, pirinç, yumurta, tofu ve glüten içeren sebzeli hamur meslek­leri gibi değişik besinlerin bambaşka pişirilme teknikleri ve bunların sonuçlan üstüne çalıştılar, insan metabolizmasının bir benze­rini yaparak pişirdikleri yiyecekleri denediler ve pişirilmiş her yiyecekte mutajene rastladılar. Yaklaşık Olarak her yiyecek, pişiril­diği ısının yüksekliği oranında mutajen içeriyordu.

Protein: Halk Yararına Çalışan Bilim Merkezi’nin (The Cen-ter for Science in the Public Interest) raporuna göre, ortalama bir Amerikalı, her gün ortalama 150 gram protein alıyor. As­lında yalnızca bunun bir kısmına ihtiyacımız var. Peki geri ka­lanı nereye gidiyor? Cisim proteini depolayamaz. Besin sto­ku olan kan ve hücreler, artı protein karşısında lenfatik sis­temle fazlalıkları atmaya kalkışır. Fakat lenfler, altından kal­kamayacakları dek siklet altına girdiklerinde, protein “tuzak”ları (tümörler) oluşur ve bu da organ ve dokuların geri kalanını gözetmek için lenfleri sıkıca kapar. Nobel ödüllü Dr. Otto VVarburg’un gösterdiği gibi, oksijen ikmali %30 ora­nında azaldığında, bu kapanmış hücreler zararlı kanser hüc­releri haline gelebilir.

Dinç sıradan hücrelerin aksine, kanser hücreleri üre-mek için oksijene lüzum duymaz. Kanserli hücreler bir bakı­ma bedeni pozitif protein zehirlemesinden korumak için atık tüketirler. Ama bu hayati taktik, denetim edilemeyen vefat­cül kansere neden olabilir.

Ne yazık fakat, bizim tamamlanmış ve pişirilmiş yiyeceklerimiz ölüdür ve hücrelerin ihtiyacı olan oksijenden yoksundur. Bel­li fakat bu mahrumiyet, hücreleri mutasyon ve kötülüğe maruz bı­rakır. Canlı besinler yalnızca eksik protein içermekle kalmaz; ay­nı zamanda alkali de barındırır. Karoser artı proteini atmaya uğraşırken, alkali gıdalar asidik ve toksik nitrojen birikimini nötralize etmeye yararlar.

Hipokrat Sağlık Durumu Programı’nın ana unsuru olan çimlenmiş buğday, Dr. Pnina Bar-Sella’ya tarafından kanserle savaş açısından doğruluğu kanıtlanmış canlı besinlere iyi bir örnektir. 1995′te, buğday çimi özünde yer alan klorofildeki antimutajenik aktiviteler üzerine yaptığı çalışması şu sonuçları göste­riyor: “Buğday özünde saptanan klorofil, metabolik aktivasyon için gereken kanserojenlerin mutajenik etkilerine engel olan etkin belli başlı faktördür. Bulgular, eşdeğer ticari bileşimler üzerinde de deneme edilmiştir.”

Beslenme ve kanser üzerine bir diğer araştırma da, 1994′te Oregon Bilim ve Tıp Enstitüsü’nden (Oregon Institu-te of Science and Medicine) Arthur B. Robinson göre, fareler üstünde yapılmıştır. Araştırma, protein eksikliğinin kanserli hücrelerinin artmasını önleyen esas faktör olduğu yönündedir. “Açık Açık görülüyor fakat, düşük proteinli yaş sebze ve meyvelerle gıda, kanserin yükselme oranını düşüren en esas faktördür.”

Kanser ve besin arasındaki bu ilişki üstünde çalışan birçok doktor kendi beslenme alışkanlığım değiştirmiştir. New Jersey’deki Lawrenceville Kanser Korunma Merkezi (Protective Cancer Center in Lavvrenceville) yöneticisi Dr. Charles Simone, kanser ve gıda arasındaki bağlantıyı araştırmaya 1983′te başlamış ve o tarihten beri ağzına tek bir lokma hamburger ve pizza koymamış, ailesini de bu beslen­me tarzına ikna etmiştir. “Benim çocuklarımı katiyen hamburger, dondurma ya da kekle kandıramazsınız,” diyerek övünmek­tedir.

Göğüs kanseri
Hayvansal ve oksijen yoksunu pişirilmiş gıdalara daya­nan gıda tarzlarının, kanser riskini kayda değer ölçüde artır­dığı açıktır. Bu özellikle dünya üzerinde yüzlerce, binlerce kadının muztarip olduğu göğüs kanseri ile beslenme şekli arasındaki bağlantıda dobra dobra görülebilir. (Bugün yalnızca Amerika Birleşmiş Devletleri’nde her yıl 182.000 kadm göğüs kanserine yakalanıyor.) Doğrusu, ülkelerin hayvansal gıda tüketimi ile göğüs kanseri oranı arasmda doğrudan temas kurulabilir. Çünkü yağ dokuları, östrojeni çeker. Göğüs kan­serinden sakınmak için harika bir gelişme, o kadar yok mi? Se­çim, ağzımıza ne koyduğumuza dayanıyor. (Kanser – beslen­me ilişkisinden, erkekler de payını alıyor. Hayvansal gıdalar, prostat dokusunu uyaran androjen adlı erkeklik hormonuna dönüşüyor. Androjenin onyıllar boyunca prostat dokusuna akması sonucunda, bu bez genişleyip kanserli ayla geliyor.)

Kanser ve hayvansal yağlar arasındaki ilişkiye yönelik ye­ni incelemeler asıl tarımsal ilaçlarda, haplarda, yakıtlar­da ve plastikte bulunan sentetik ve hormon taklidi bileşimle­re (xeno-östrojen ya da yabancı östrojen olarak adlandırılır) göze çarpan ediyor. New York’taki Strang-Cornell Kanser Araştır­maları Laboratuvarı’nda (Strang-Cornell Cancer Research Laboratory) çalışan araştırmacılardan Devra Davis ve H. Leon Bradlovv, xeno-östrojenlere maruz kalmanın, geçen yıllar­da ayrı ayrı ülkelerdeki göğüs kanserine yakalanan birey sayısındaki artışı açıklayabileceğini belirtiyorlar. Hem, bile­şimlerin erkeklerde gitgide artarak yaygınlaşan üreme bozuklukları alanını genişleteceğine inanmaktalar. Bilhassa testis kanseri, inmemiş testis (kriptorşidik testis), idrar yolu bozukluğu ve sperm eksikliği gibi.

Bedenimizdeki hücreler, iyi ve kötü dışsal uyarılara reak­siyon gösterirler. Yağ, kimyasal koruyucu, katkı ve tarım ilacı yüklü yiyecekler yediğimizde, hücrelerimizin ölümcül tümör transformasyonuna katkıda bulunmuş olu­ruz.
Birazdan okuyacağınız çarpıcı hikâye, ölümcül göğüs kanserine aleyhinde verilen tam bir yiğitlik örneğidir. Hemen anla­tacağım reel olay, yüzlerce olağanüstü hikâyeden sadece bi­ridir.

Göğüs Kanseri: Bir Sıhhat Yolculuğu
Sıhhat problemlerim 1988 yılı Mayıs’ında başladı. Kendi­mi iyi hissediyordum ancak bir sabahtan uyandığımda, göğ­sümde samimi bir kaşıntı hissettim. Kaşırken, orada kü­çük bir top olduğunu ayrım ettim. Derhal doktorumu arayıp benzer gün içinde bir randevu aldım. Daha önce bedenimde de­falarca iyi huylu kist oluşmuş ve Nevv York’taki doktoruma enjeksiyonla aldırmıştım. Chicago’ya yeni taşınmıştım. Daha yeni gitmeye başladığım doktorum, benden mamogram çek­tirmemi istedi.
Teknisyenler defalarca filmimi çekiyor, bir hemşire de ters zıt bana bakıyordu. Bir sorun olup olmadığını sordu ğumda, radyolog bana söyleyemeyeceğini oysa bu mamog-ramı yıllar önce çektirmiş olmam gerektiğini söyledi. Bu he­nüz hikâyenin başlangıcıydı.

New York’taki doktoruma gitmeye karar verdiğimde, Chicago’daki doktorum bana üzerinde “kişisel” yazan kapalı bir zarf verdi. Fakat ben dayanamayıp zarfı açtım ve yeni doktorumun, göğsümde rastlanan kütlenin kanserli ol­duğunu yazdığını gördüm.

New York’taki doktorum, yeni bir mamogram çektirmem gerektiğini söyledi. Ilk çekilenin hatalı olma olasılığını düşü­nerek yenisini çektirdim. Doktorum, göğsümden parça alıp test edilmesi için laboratuvara yolladı. Sonuç pozitifiti, doktorum bu kez de biyopsi yaptırmam gerektiğini söyledi.

Chicago’ya dönerek, bana daha önce biyopsi yapan Chica­go Üniversitesi’ndeki güvendiğim doktoruma her yerde gittim. Birkaç gün sonra, bana son sözünü söyledi. Parça kanserliy­di. “sevecen karsinoma” adı bahşedilen bir hastalığım vardı.
Doktorum, göğüs ameliyatı olmam gerektiğini söyledi. Üçüncü bir bakış almak için başka bir uzman doktora gittim, lakin hepsi benzer şeyi söylüyordu. Hatta, Northwestern Üni-versitesi’nde çalışan bir uzman, oraya ikinci defa gidişimde, kanserin göğüsümün tamamına nüfuz ettiğini ve her iki göğ­sümün ansızın alınması gerekebileceğini söyledi. bir de yeni­den yapılandırıcı plastik cerrahi önerdi.

Mayıs ayının ilk iki haftası içinde göğsümdeki kütleyi ayrım etmiş ve biyopsi olmuştum. Bir hafta sonradan da ameliyat olma planım yapılmıştı.

Bana, büyümekte olan kütlenin hava alacak şekilde bıra­kıldığında, çok hızlı bir şekilde büyüyeceğini söylediler (o nedenle biyopsinin hemen arkasında ameliyat etmek istiyor­lardı). Doğruydu da. Bezelye değin olan şey, neredeyse yum­ruğum kadar olmuştu.

İşte o süre farklı bir alternatif aramaya başladım. Dün­yanın her yerini aradım. Alternatif yollarla kanseri yenmiş, ameliyata pek razı olmamış insanlarla ilişki kurmaya çalış­tım. Ne eyvah oysa göğüs kanserini ameliyat olmadan yenmiş tek bir birey bile bulamadım. Sonrasında ise öncü olmaya ka­rar verdim.

Sonunda, ameliyat gününden birkaç gün önce Florida VVest Palm Beach’te bulunan Hipokrat Enstitüsü’nü buldum. Aradım ve derhal varmak istediğimi söyledim. Kafamda her şeyi planlamıştım.

O sıralarda, ameliyatımda bol talih arzu etmek için eşim dos­tum beni arıyordu. Onlara kararımı açıkladığımda tümü şoke oldular. “Ne yapıyorsun sen?” diye bağırdılar ve hepsi be­nim intihara kalkıştığıma emindi. Tek istediğim Chicago dı­şına çıkıp programa hemencecik başlamaktı. İşte o anda iyileşme­ye başladım.

Hipokrat’ta beş hafta kaldım, çünkü programın tamamını öğrenmek istiyordum. Lakin kısa zamanda, beş haftanm bile kovanın içinde yalnızca bir damlacık su dek eksik oduğunu anladım. Gerçekte hastaydım. Bedenimdeki toksinlerle birlikte stresi de atıyordum. Güçlüydüm de. Ilk kırk gün için­de ot gibi yaşama küçülmeye başladı. Enstitüden ayrılıp eve gidiyor­dum. Çok uzun zaman geçmişti ve kendime gelmem kade­meli ilerleyen bir sürece yayılmıştı. Beş ay sonradan Hipokrat’ı her tarafta ziyaret ettim. Altı ay içinde bitki örtüsü ayrıntılarıyla değil ol­muştu.

Zamanla daha iyi hissetmeye başladım. Haftada birkaç sa­beygir güzel süre geçirecektim. Sonradan haftada bir gün kendimi bayağı hissedecek ve sonunda çoğu vakit iyi olup fazla az süre kötü olacaktım.

Kanserden kurtulmanın yanı sıra, Hipokrat Progra­mı’ndan çok kayda değer bir şey daha öğrendim. Enerji seviyem şimdi çok daha yüksek. Cildim çabucak yenilendi, saçlarım ne­redeyse eskisinin iki katı gür, tırnaklarım daha zinde ve teni­min rengi fazla daha iyi. Programa ve birincil ziyaretimden sonra geriye kalan kansersiz yıllarıma büyük bir inançla devam ediyorum.

19 okunma

Etiketler : , , , ,

  Benzer Yazılar


  Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazıya henüz yorum yapılmamıştır, yazı hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmaktan çekinmeyin.