Blog

İstanbul’da sevdiğim semtler (2)

  Blog    14 Ocak 2019
Yorum Yok

İstanbul'da sevdiğim semtler (2)
Galatasaray’da okurken Üsküdar’a daha sık gitmeye başladım. Çünkü sevgili okul arkadaşım Yaşar İlksavaş, İhsaniye’de oturuyordu. Vapurdan indikten daha sonra İhsaniye’ye her zaman yürürdüm. Üsküdar anıları aralarında, İhsaniye’ye yürüyüşler sırasında karşıma çıkmış bir… Ahmet Yüksel Özemre’nin hoş kitabındaki imlayla yazayım, ‘attar’ dükkanının camekanı hala gözümün önündedir. Eskilerden kalma zamanı bu camekan birdenbire bugüne, şimdiye getirirdi. İçerdeki alçakgönüllü, kapısı herkese açık aktarın büyük bir sanatkar olduğunu Yaşar’la ne süre keşfettik, hatırlamıyorum hemen. Lakin Üsküdar benim için belleğim buruşmadıkça biraz da Mustafa Düzgünman olarak kalacak. Ekim 1990 tarihli Argos dergisinde yayımlamıştım. Handiyse yirmi sene! Başkaları için geçip gitmiş olabilir. Bende o sanatkarla yaşıyor. Çiziktirmemi alıntılıyorum. “Mustafa Düzgünman’la birlikte ebru sanatı yaşamış son büyük ustasını yitirdi. Sonbaharın birden başladığı bir günde bizden ayrılan, bizi bırakan ‘sanatçı’ yaşadığı dünyayı ola ki de çoktan terk etmişti. Mustafa Düzgünman’ı Üsküdar Çarşısı’nda İmrahor girişindeki minik aktar dükkanında ziyaret edeli böylece fazla yıllar var ancak… Yaşar İlksavaş’la brlikte bu mucizeli, bariz rayihalı dükkana sık sık gittiğimiz günlerde ortaokul öğrencisiydik; orayı, o zamanlar İhsaniye’de oturan Yaşar keşfetmişti. Mustafa Düzgünman herkes yetkin şaheser olan ebrularını yeniyetme bizlere göstermiş, armağan etmiş, sadece boya ve kağıt ederi karşılığında ‘satmıştı’. Alımsatımlar dünyasında sanat eserinin hiçbir pahayla satın alınamayacağını sonraları düşünebilecektim, aktar dükkanına uğramadığımız günlerde, yalnızlık gelip çatınca. Geçtiğimiz minik imtihan: Mustafa Düzgünman ebruları ne yapacağımızı soruyor, birincil gün, ilk rastlama. ‘Ebru çiçeklerini çocukken rüyamda görürdüm’ diyorum. Çünkü ebruları ne süre nerede gördüğümü hatırlayamamıştım. Son sanatkâr ‘Onlar da zaten eski rüyalarda kaldı…’ diyor ve bize istediğimiz ebruları alabileceğimizi söylüyor. bir de harçlıklarımızı soruyor: Geçtiğimiz büyük imtihan… Kitreli suya dökülüşen renkler; tekne başında tahammül ve ızdırap üzerine kurulu bir ömür. Lakin çocuklar lalelerin, karanfillerin, gelincik ve papatyaların rüyasını diğer nasıl görebilirler ki! Ebru: Yeryüzünün en alçakgönüllü sanatı. Ustası kalmadı.” Çağırmak, Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı’nı Yaşar keşfetmiş. Kıskançlığımdan unutmuşum… Günümüzün, ebru sanatına ruh üfleyenleri, “Ustası kalmadı” deyişime dilerim alınmazlar. Ne var ama, Düzgünman’ın ebruları ayrıca bir yeniyetmenin gördüğü ‘birincil’ ebrulardı, keza de bir daha geri dönülemeyecek bir çağın ruhunu özümsemiş ebrulardı. Ebrular ustasının, 1960’larda şimdiden değişmiş, gözünü şimdiden açgözlülük, para pul, şahsî yükseliş, şahsî çıkar bürümüş toplumunda yaşayıp gidişi, kendini feragatten ötesine kapalı tutuşu, bugün de ‘sır’ benim için. Üsküdar’dan İhsaniye’ye yürüyüşlerim gibi, Boğaziçi’nde yürüyüşler de fazla hoşuma giderdi. Bunlardan birini, Attila İlhan’la Maçka’dan Emirgan’a yürüyerek gidişimizi yazdım. Attila İlhan, Boğaziçi’ni çok severdi. Hiç değilse bir yaz, Boğaziçi’nde deniz kıyısında bir evde oturmak, öyle de söze dökmek istemediği özlemiydi. Kimlerin bol paralar saçarak oturduğu Boğaziçi’nde, Attila İlhan, son yaz, Kanlıca’nın yalı apartmanının daracık katında oturdu ve orada öldü. Ben yalnızca yürümeyi seviyordum, olur ya önünden geçtiğim evlerde, yalılarda, bu ‘restore edilmiş’ mimaride her zaman eskiyi düşlediğimden. Zaten, 1950’lerin sonundan hatırladığım Boğaziçi, keza Rumeli yakasında hem Anadolu yakasında, Refik Halid’in saptamasıyla “mahvolmuş” ve modası geçmiş Boğaziçi’dir. Yurda döndükten sonra, arada bir İstanbul’u bir uçtan bir uca gezen Nilgün romancısı, ikinci büyük savaşla birlikte, Boğaziçi’ni tamamen yıkık yıprak görür. Avuç dolusu para isteyen yalı yaşaması, bastıran yoklukta çökmeye yazgılıdır. Etkisi sürmüş olmalı ki, yeni vakit sosyetesinin eline geçinceye kadar, Boğaziçi sahilde ve sırtlarda hemen hemen ölgündü. Galiba o ölgünlüğü, kıyısından köşesinden, tekrar tadarım umuduyla gezinip dururdum. Düşünüyorum da, bu gezintilerimden bende ne kalmış? Tarabya sırtlarında güz ortalarına değin ısrarla çiçek açan, mevsimlere meydan okuyan yaşlı manolya ağacı kalmış: Tarabya Oteli’nin oraya gelince, döner, bakakalırdım. Kireçburnu’ndaki gizemli bahçe sera kalmış: öyle severdim ama, yolum oraya yaklaştıkça heyecanlanırdım. Bugün sadece, Büyükdere-Sarıyer arasındaki ‘harabe’ Kocataş Yalısı gönlümü okşuyor. Bakımsızlıktan gün gün göçen, Rus Sefareti yazlık evine de göz atmadan geçemiyorum… Gelelim Boğaziçi kıyılarında ‘yalı apartman’lara. 1950’lerden daha sonra ortaya çıktılar sanıyordum. Geçen gün ‘O Karanlıkta Biz’de rastladım; Attila İlhan, yalı apartmanların tarihini 1940’lara çekmiş. Kendine özgü Boğaziçi mimarisini değil eden gözü dönüklüğü vurgulu bir istihzayla saptıyor: “Ankara, Berlin’le uzlaştı; Wehrmacht, Sovyetler’e saldırmayı, Almanya’nın çıkarlarına daha uygun fark etti: İstanbul’da geniş bir nefes aldılar. Meğer Abdi Bey de korkarmış, Akıntıburnu’ndaki yazlık katı bir türlü kiralamayışı, bundan, ne olur ne olmaz, ya Alman’lar gelirse! Tehlikenin geçtiği kesinleşince, evi tuttu: Üç senedir yazı orada geçiriyorlar, şipşirin bir apartman, fazla da çağdaş; perdeleri bir çekiyorsun, olanca deniz, martı, güneş, balıkçı sandalı içeriye doluyor; geceleri, balkonda mehtap safası, radyoda ‘sihirli kemanlar’ başlamıştır; kadehte buzlu rakı, Boğaz’da, pat pat Karadeniz’e meydana çıkan takalar, güya gümüş.” Akşamüzeri Gezi Pastanesi’nde Doktor Ayhan Hanım’a söylemedim lakin, son yirmi yılın İstanbul’unda pıtrak gibi gelişen yeni semtler, yeni ‘konak’lar, yeni alışveriş merkezleri, yeni dünyalar gönlümden ırak. Tanpınar, Beş Şehir’de “İstanbul”a su sesleriyle başlar. Arabistan’da tanıdıkları yaşlı bir kadın ikide birde “İstanbul sularını” sayıklamaktadır: “Çırçır, Karakulak, Şifa suyu, Hünkar suyu, Taşdelen, Sırmakeş…” Bugünün İstanbul’unda bu sesleri duymak imkansız. her biri plastik şişelerde, bir litrelik, beş litrelik, ikili altı litrelik, ‘market’lerde… İstanbul’u önemsemiş seyyahlar, şehrin günün birinde büyük değişimlerle görünümünü yitireceğinden ürkmüşler. Çoğu şair bu tanıdık olmayan seyyahların. Şair Tanpınar ise, daha gerçekçi davranmış, “bir şehrin” nesillerden nesillere değişeceğini kabul etmiş. Elbette, diyor, XV. asrın İstanbul’u başkaydı, Tanzimat İstanbul’u daha başka. Yüzyıllardan söz açıyor. Benim yitirdiğim İstanbul, hepi topu otuz, bilemediniz otuz beş yıl öncesinin İstanbul’u. Otuz beş sene öncesini yalnızca ‘hatırlamak’, otuz beş yıl öncesinden bugüne bir şeyleri koruyamamış olmak, neyin göstergesi, her hâlükarda tartışmaya değerinde. VAKIT / SELİM İLERİ

0 okunma

Etiketler : , , , ,

  Benzer Yazılar


  Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazıya henüz yorum yapılmamıştır, yazı hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmaktan çekinmeyin.

%d blogcu bunu beğendi: