Blog

İstanbul’da sevdiğim semtler (1)

  Blog    19 Ocak 2019
Yorum Yok

İstanbul'da sevdiğim semtler (1)
SELİM İLERİ / Zaman Şimdiki günler, zamanlar fazla ayrı. Bırakın Kenan Hulûsi’yi, ‘hikayeci’ Ziya Osman Saba’yı -“Kimi şiirlerini okumuştum galiba. Öykü de mi yazmış?..”-, Refik Halid’de, Peyami Safa’da, hatta Sait Faik’te takılıp kalanlar var. Bir yanlamasına da okur, edebiyatsever geçiniyorlar. Ne okumuşlar? Moda kitapların bülbülü kesiliyorlar… Hekim Ayhan Bayan, “Kenan Hulûsi’nin, Ziya Osman Saba’nın İstanbul’unu yazmayacak mısınız?” diye sorduğunda hem şaşırdım, hem telaşa kapıldım. İstanbul kitaplarımda Ziya Osman değil mu? Varmış. Ama, “Mesut Halk Müziği Fotoğrafhanesi”ndeki Beyoğlu, bir başka yazıda da “Neveser”, tümü öyle. Derken, Misak-ı Millî Sokağı’nı andığımı hatırladık; gerisini getiremedik. Ancak Ziya Osman, yalnız öykülerinde yok, şiirinde de bu şehirden, bu şehrin bize hissettirdiklerinden söz açar. İkimiz de aynı anda, duyuşu derin, o dizeleri söyledik: Ne kadar istiyorum, akşamlayın, ezanda, Eski bir evde olmak, orda, Eyüpsultanda… Gelelim Kenan Hulûsi’nin İstanbul’una; Ayhan Hanım, onun hikayelerinde, bir de az kalsın bir tek onun hikayelerinde Beyaz Rusların İstanbul macerasından iz sürülebileceğini belirtti. Evet, sahiden… Aklıma gelmemişti… Sigara içebilmek için kapının önüne, dışında çıktığımızda, ayazı çatırtılı buz gibi bir hava. Doktor Ayhan, “İstanbul’da en sevdiğiniz semtleri yazmadınız” dedi. (Tabiî sigaranın zararlarını da konuştuk, gri mavi dumanlar savura savura.) İstanbul’da eskilere, her yerde bir iç geziye çıktım. Yarım yüzyılı aşkın, epey aşkın, çocukluğumda Kadıköyü Çarşısı’na bayılırdım. Daha natürmort nedir bilmezken, yeşil salataların, kırmızı turpların, sebzelerin, meyvelerin özgün natürmortunu bu çarşıdan hatırlarım. Anneannemlere, Bakla Tarlası Apartmanı’na gittiğimizde, bütün karşıda Şifa beni adeta büyülerdi. Bugünkü Şifa’dan epey öbür; neyse fakat, Safiye Erol imzalı Kadıköyü’nün Romanı’nda yerli yerinde duruyor. Şifa, sonu denize varan çıkmaz sokaktı. Yol baştan başa, sağlı sollu, bahçeli ve birbirinden güzel evler. O bahçelere, çiçeklere, fıstık çamlarına, çitlerden fışkırmış hanımellerine hasretim var. Istek koyulaştıkça, Zeynep Kerman’ın Acilen Seni Konuşuyorduk’taki anı yazısını daima okuyorum; eski Şifa, evleri ve insanlarıyla yeniden benzi atmış alıyor… Aksaray’ın arkadaki sokaklarından birinde oturan annemin babaannesi Feride Bayan’a gidişlerimiz, herhalde o ziyaretler, bende ‘öz İstanbul’dan birincil izlenimler. Aksaray, Horhor, Cerrahpaşa, git git öbür semtler, sıra sıra ahşap evleriyle, her zaman Sinekli Bakkal’ın açılış sayfaları. Gerçi Tanpınar da Sahnenin Dışındakiler’de dile getirir, lakin mimarimizi koruyamayışlarımıza yerinerek. Halide Edib’in anlattıkları daha coşumlu, daha hülyalıdır. İşte yarım yüzyılı aşkın geçmişin anıları ışıyıp durduğundan, bugün de, ne kadar değiştirilmiş olursa olsun, -eyvah ancak- bostansız Langa, Samatya, Yedikule İstanbul’da gönlümün semtleri. Yedikule’de eski gazhaneye dışarı giden yol, yol başındaki beli bükük ahşap evler, yol sonundaki taş köprücük, hele tren yolu, hele banliyö trenlerinin geçişi… Cihangir’e taşındıktan daha sonra, çocukluk dünyamın iki gözdesi oldu: Yıldız Parkı ve Beyoğlu. Beyoğlu’ndan başlayayım. Beyoğlu benim için mağazaların vitrinleri, sinemalar, tiyatrolar demekti. Mefruşatçıların vitrinlerinde, mevsimler birer süsleme olup çıkardı. Kış yaklaşınca, penceresinden kar yağışı görünen, perdeleri şaşaalı, ille şömineli oda. Yaz yaklaşırken, mavi gökyüzüne uçuştu uçuşacak beyaz tüller. Sonradan ilkbaharda yapraklanmış, çiçeklenmiş dallarla haşır neşir başka pencere, diğer tüller, başka perdeler. O zamanlar her mevsim için perdelerin öbür olduğunu düşünür, evimizdekilerin defalarca benzer kalışına üzülürdüm. Yine Beyoğlu’nda, Ağa Camii’nin bütün karşısındaki, köşebaşında Franguli’nin vitrini -‘camekan’ sözcüğü muhakkak daha fazla yaraşıyor- kıymetli taşların, elmasların, pırlantaların, zümrüt ve yakutların masalını söyler dururdu. Siyah kadifeler ortasında ya yeşili kopkoyu bir zümrüt gerdanlık, ya büyükçe tektaş yüzük, bazan bir çift yakut küpe… Tanpınar, Paris’ten -galiba Yargı Cimcoz’a- yazdığı mektuplardan birinde, böylesi bir Paris vitrinini ballandıra ballandıra anlatır; sadeliğe şaşmıştır. Beyoğlu’ndaki Franguli’yi neden es geçmiş? Attila İlhan, ‘O Karanlıkta Biz’de anmış: “… tiyatro ve sinemalar, ‘fenerlerini’ aydınlattı…” Hepsi gözümün önündedir. Dakikalarca durup bakardım. Kim bilir kimin objektifinden, Tepebaşı’ndaki yangın kurbanı Dram Tiyatrosu’nun bir fotoğrafı var. Kapıda, camlı çerçeve içinde oyunun afişi. Büyüteçle de baktım, oyunun adını, yazarın, yönetmenin adlarını bir türlü okuyamıyorum. Okusam, sanki o dakika, eseri izlemeye Dram Tiyatrosu’na gireceğim… (Yukarıda mefruşatçı diyerek geçiştirdim; belleğim aldatmıyorsa, Lazzaro Franko olabilir mi? Ah bu git git silinen adlar, hatıralar…) Beyoğlu, ben yaştakiler için, o zamanlar, azıcık da Japon Mağazası demekti. Galatasaray Lisesi’ne yaklaşırken, aynı sırada, oyuncaklarla dolup taşan, çocukların gözlerini alamadıkları, az kalsın fırtınalı bir vitrin! Sıra sıra oyuncak ayılar, sıra sıra ve tepe yükseklik taşbebekler, yerde oyuncak trenler hareket halinde!, yapboz evler, bahçeler, biçimli dizdiniz mi, her yüzünde ayrı masal sahnesi tahta küpler, yılbaşına dürüst rengarenk sırçalardan irili ufaklı çam süsleri, sırça toplar, sırça piramitler, sırça yıldızlar, sırça kar taneleri… Derhal bile, hatırladıkça, düşledikçe, her biri yüreğimi hoplatıyor. Oysa Japon Mağazası’ndan içeriye adım atılmazdı. Tümü fiyatı yüksek oyuncaklardı, birçok ithal malı. Japon Mağazası biz orta halliler için hepi topu görkemli vitrindi. Apartmanlık Cihangir’den Taksim’e çıkılır, dolmuşa binilir, Ortaköy’e gidilirdi. Tahmin ettiğiniz gibi, Yıldız Parkı’na. 1950’ler, 1960’lar İstanbul’unda Yıldız Parkı bayındır günlerini yaşamıyordu. Ağaçlar, çevre, epey bakımsızdı. Hammer, buraların Bizans döneminde defne ormanları olduğunu yazar. Defneden etkilenmiş Bizanslı şairler, Hammer’in iddiasına göre, buraları şiirlerinde işlemişler. Parktaki tek okaliptüs ağacını hatırlarım. Malta Köşkü’ne doğru bir yalağın yanı başındaydı. Kışla birlikte göçer, kurudu sanılır, yaz başlangıcında dirilirdi. Yaz gezintilerinde tek bir yaprağı kopartılır, ovuşturulur. Okaliptüsün mis gibi kokusu! oh! denirdi. Zargana kılıklı yapraktan çıkan rayiha bana hep Kanzuk öksürük pastillerini çağrıştırdığından, okaliptüs ağacını da, belirgin kokuyu da öyle sevmezdim. Kim bilir ne süre, doğrusu kuruyup gitmiş zayıf ağaç. Yıldız Parkı’na artık seyrek gidişlerimden birinde fark etmiştim. Kaskatlı havuzlardaki nilüferleriyse esriyip giderek seyrederdim. Nilüferlerin yalnız çiçekleri değildi başımı döndüren, iri yeşil yapraklarına da hayrandım. Bazan kurbağalar bir yapraktan ötekine atlar, bazan cup! diye sula dalar, ben de sevinçler kuşanırdım. 13 Şubat 2010, Cumartesi

1 okunma



  Benzer Yazılar


  Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazıya henüz yorum yapılmamıştır, yazı hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmaktan çekinmeyin.

%d blogcu bunu beğendi: