Blog

İbrahim Çağlar’dan bomba gibi yanıtlar

  Blog    14 Ocak 2019
Yorum Yok

İbrahim Çağlar’dan bomba gibi yanıtlar
Bundan Böyle eminim, ben Tanrının sevgili kuluyum… Niye mi?
 
Başarı Algöz gibi sanatkâr bir sanatçıyla röportaja gittiğimde yanında duayen sanatkâr Haldun Dormen’i bulmuştum. Sinemanın ve tiyatronun çınarı Kayhan Yıldızoğlu ile buluştuğumuzda ise bir diğer dev, Şener Keyifli’le karşılaştım.
 
O masada, o dakikalarda iki büyük dostluğa tanık oldum. Konuştuklarımızı satırlara dökerken bunun bir gazeteci için ne büyük kısmet olduğunu bir kez daha anladım. Herkesin bilmediği, dinlemediği sırlara ortak olmuştum…
 
Üsküdar; cumhuriyet kokulu okulun yanı başındaki kafe, gelen geçenin hayranlıkla selam verdiği bir şöhreti ağırlıyor. Tam randevu saatinde masaya oturuyorum. Benzer filmlerindeki gibi, centilmen. Hitabıyla, hareketleriyle nazik, nazik. Bir pek da özenli. Yaptığı işe tartma veriyor. Gazeteci-artist sohbetine arada kafedekilerin yoğun sesi karışınca “Lütfen birazcık gürültüsüz olur musunuz” diye uyarıyor.
 
Yıllarını tiyatroya, sinemaya adamış Kayhan Yıldızoğlu lakin vakit onu hiç yıpratamamış. Hayata Maliye yollarında başlamış. “Döviz komiseri” iken Muhsin Ertuğrul’la karşılaşmış. Kader bu, görenin önünde titrediği Muhsin Bey, onu görünce heyecandan titremiş, ‘sanat’ kıvılcımını, yeteneğini keşfetmiş. Ağırlama büyük yerden olunca kıramamış Yıldızoğlu. Sınavı da kazanınca açılmış hayatın yeni yolu…
 
Karagöz-Hacivat sihirbazı annenin, Türk Müziği ustası dört teyzenin genlerini taşıyınca haliyle iddiaya göre değil özde sanatkâr bir ruha sahip olan Kayhan Yıldızoğlu, 200’e yakın filme imzasını atmış. Sinemayı “demir zırh içinde dans eden insana” benzeten, eski dönem filmleri için “mucize” diyen dev çınar, sevinçlerini, kızgınlıklarını, sitemlerini anlatmıyor, yaklaşık olarak canlandırıyor.
 
Karşımdaki çok karizmatik bir hayat. Dinlerken nefes bile almıyorum. Onca teknik imkânsızlık, sansür ve yasaklar üçgeninde üretilmiş eski filmlere şapka çıkarıyorum. Dizi oyuncularına ‘yıldız’ gözüyle bakılmasına itirazı ise dikkatimi çekiyor. Yeni bir tartışmanın sinyalini alıyorum.
 
Peki, sahne ve perdeyle örülmüş bir yaşama, bir çınara ne uygu? Sevgiyle süslü “Altın Çınar Ödülü” şüphesiz. “Altın Çınar Ödülü’nü aldım, çok mutlu oldum. Büyük Kasaba güzeldi, ahali güzeldi. Halkın sevgisi müthişti” diyen Kayhan Yıldızoğlu’na sanat dünyasındaki sıkı bağları soruyorum. Gözlerinin içi gülüyor. 3 yıl aynı bekâr evini paylaştığı Şener Neşelendirici’le ilgili hikâye fazla gülünç, çok neşelendirici. Kadim bir arkadaşlığa tanık oluyorum.
 
– Selam Kayhan…
 
Ama ben bu sesi tanıyorum.
 
– Merhaba bayan…
 
Yerime mıhlanıyorum.
 
Bütün da sohbet konumuz olan Şener Neşelendirici yanı başımızda. Bir sandalye çekip, oturuyor. Artık iki devin arasındayım. Yıldızoğlu anlatmaya devam ediyor:
 
“Şener’le dostluğumuzu görüyorsunuz işte. Biz aralıksız birbirimizi ararız, farklı kalamayız. Şimdilerde çok olan kıskançlıklar, çekememezlikler, dedikodular bizde olmaz. Biz dostlarımızın başarısıyla iftihar ederiz.”
 
Şener Neşelendirici tebessümle onaylıyor onu. Filmlerindeki gibi ağırbaşlı. Söze çok karışmıyor, küçük katkılardan da kaçmıyor. Kendisine, “Türkiye’nin en büyük aktörü diyen” bir sanat çınarının, Kayhan Yıldızoğlu’nun röportajı bu, saygı duyuyor.
 
“Tüm operalar, konçertolar, senfoniler ezberimde. Dünya edebiyatını, felsefeyi. gökbilim ve uzay bilimini fazla severim, iyi bilirim. Atom fiziğiyle fazla ilgiliyim” diyor Yıldızoğlu. Peşinde bombayı patlatıyor: “Zaten astronomiyi, uzayı bilmeyen Allah’ı bilemez ve anlayamaz.”

Konunun şiddeti artçı cümlelerle sürüyor: “Herkes kendini dindar zannediyor ancak dünyadan haberleri yok. Hatalı yaşıyorlar. Onun için kesintisiz birbirlerini yiyip, dolandırıyorlar.”
 
Bir çınar böyle dile geliyor. Tiyatronun, sinemanın zinde ismi yatağına sığmayan bir çay gibi gümbür gümbür akıyor. Kayhan Yıldızoğlu, 66’ncı sanat yılını Akıllı Yaşam’la kutluyor…
 
İMKANSIZLIKLAR, YASAKLAR İÇİNDE FİLM YAPTIK
 
-Yeni dönem filmleri, yönetmenlerini nasıl buluyorsunuz?
-Türk sinemasında tabii fakat bir şahlanma var. Güzel şeyler oluyor. Çağan Irmak, Yavuz Turgul gibi iyi yönetmenler var ve hoş filmler ortaya çıkıyor. Sevgili dostum Şener Neşeli’in filmleri zaten Türk sinemasında bir köşe başı, dönemeç oldu. Ben bir filmi mesela iki kere seyredemem, sıkılırım. Şener’in filmlerini ise 15 kez seyrederim ve hepsinde benzer keyfi alırım. Gogol’un hikâyeleri gibi, onları da daima okurum. Hatta hikâyenin içindeki Rus köylerini hayal eder, yarı orada yaşıyormuş gibi hissederim. Şener Keyifli’in filmleri de aynı bu hikâyeler gibi.
 
Şener’le ben zamanında bu işin sıkıntısını çekenlerdeniz. Teknik imkânsızlıklar, us almaz bir sansür; onu yapamazsın, bunu yapamazsın, hekim yalan söylemez, polis düşmez, asker olmaz, bu olmaz dendiği için o zamanlar yapılan filmler fiilen bir mucize. Bu değin yasak, bu dek olumsuzluk içinde konu bulmak, bir şeyler içeri almamak bir mucize. Seslenmek oysa o zamanki filmlerde fazla duygu ve kayda değer oyuncular varmış fakat işi götürmüşler. Ben de Şener de dâhil şaşma edilecek büyük bir güçmüş bu. Keza o dönemlerde idareli güçlükler vardı, film yoktu. Karaborsadan alınırdı. Şimdiki gibi “Hadi bu filmi baştan çekelim, olmadı” gibi bir şey yoktu. Bunu demir zırh içinde dans eden bir insana benzetiyorum. Bir şövalye zırhı içinde nasıl dans edebilirsiniz? Hepsi rekorlar kitabına geçecek şeyler.
 
Çalışmadığım yönetmen, ressam kalmadı. 65 yıldır bu işin içindeyim, bu sene 66 oluyor. Fazla çok güzel dostlar edindim. Bu meslekte eskiden koskocoman dostluklar ve büyük arkadaşlıklar vardı. Görüyorsunuz işte, Şener’le aralıksız birbirimizi arar, görüşürüz. Biz bambaşka kalamayız. Yeni nesilde bu dostluklar öyle yok. Kıskançlıklar, çekememezlikler, arkadan konuşmalar, dedikodular var. Bunlar güzel şeyler değil. Kıskançlık zaten kendine güvensizlik ve bayağılık duygusudur. Ben dostlarımın başarısıyla övünç ediyorum.
 
-Cümbür Cemaat oyuncu olabilir mi?
-Hayır olamaz. Bir sürü kurs var. Kesinlikle doğuştan, içinde bu kabiliyet olacak. Mesela Şener Neşe Saçan Türkiye’nin en büyük aktörü ve bu bir yetenek meselesi. Gözlemci olacaksın, zeki olacaksın. Ben hiç eğitim olmasın demiyorum. Lakin kabiliyet de önemli. Mesela ben Sadri Alışılmış Akademi’de ders veriyorum ve birincil haftadan kimden oyuncu olur kimden olmaz söylüyorum.
 
SANATÇI OLMASAYDIM ORKESTRA ŞEFİ OLURDUM
 
-Dizilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

-Dizi sanat değildir. Dünyanın her yerinde de “dizi oyuncusu” derler. Nicole Kidman, Al Pacino, Robert de Niro’ya bakın; tümü dizide oynadılar da mı meşhur oldular? Dizi gazete gibidir. Gazeteye bakarsın, üzerinde bugünün tarihi yahut fırlatır atar, okumazsın. Bugün fazla meşhur olan bir dizi oyuncusunu iki yıl daha sonra hatırlamayabilirsiniz. Ben gerçi dizileri kötülemiyorum çünkü hesaplı bir yönü var. Oynayan parasını alıyor ve hayatını idame ettiriyor. Benim görüşüm böyle. Ama dünyanın hiçbir yerinde de dizi oyuncusuna büyük oyuncu dendiğini görmedim, duymadım.
 
-Sizin de rol aldığınız Kurtlar Vadisi için ne anlatmak istersiniz?
-Bizim milletimiz tabancayı, dövüşmeyi çok seviyor. Artık böyle sahneler haberlerde bile gösteriliyor. Hâlbuki dünyanın hiçbir uygun bu şekilde gösterilmez. Avrupa’da cinayetler bile kalemle çizilerek gösterilir. Kanlı resimler fotoğraflar gösterilmez. Avrupa’da yaşadığım için biliyorum. Bizde ise cümbür cemaat bayılıyor. Ama Kurtlar Vadisi dizisinin rasyonel bir tarafı da var; aktüel meseleleri anlatıyor. Manâsız bir dizi yok. Keza çok para harcıyor, pahalı ve şık çekimler yapıyorlar. Sanatçıya da fantastik asalet ediyorlar. Oynadığım vakit yanıma bir adam verdiler. Hava fazla soğuktu, elinde elektrikli sobayla çekim boyunca arkamda dolaştı. “Ya sıkıntı oluyor, gerek değil” dedim lakin sürekli arkamda dolaştı durdu.
 
-Sanatçı olmasaydınız hangi mesleği yapardınız?
-Orkestra şefi olurdum. Tüm operaları, konçertoları, senfonileri ezberden bilirim. Bir dönem Şener’le beraber aynı evde oturduk. İkimiz de genciz. Dışında bir şeye sinirlenmişim, eve geldim ve Şener’e ne olduğunu anlatmaya başladım. O ise baktım yerlere yatıyor, ayağını kaldırıyor ve taklalar atıyor. Ciddileştim ve “Sen ne yapıyorsun?” dedim. Meğer Şener benim konuşmalarımın balesini yapıyormuş. Hayatta yaşadığım en mutlu üç buçuk yıldı. Fakat Şener’le bir bodrum katta kalıyorduk, kapıcı dairesi bile bizim üstümüzdeydi. Fakat hala Şener, “Kayhan ne mutlu günlerdi onlar” der. Hiçbir şeyimiz yoktu lakin böylece bir mutluluk vardı. Ben yeniden orkestra idare ediyorum, o da ayağında tokyolar, ceviz kırıyor, uzun havalar söyleyip bana nispet yapıyordu. Fazla hoş günlerdi, çok büyük dostluklar vardı. Sinemada da o kadar; Ayhan Işık, Ediz Hun, İzzet Günay, Türkan Şoray, Fatma Girik, bunlar fazla önemli halk. Hepsi de koskocoman dostlardı ve fazla hoş günler geçirdik.
 
-Sanatkâr kimliğiniz dışarıda farklı hobileriniz var mı?
-Dünya edebiyatını, felsefeyi, astronomi ve uzay bilimini çok iyi bilirim. Atom fiziği beni çok ilgilendirir. Zaten astronomi fiziği ve uzayı bilmeyen Allah’ı bilemez, anlayamaz. Burada cümbür cemaat kendini dindar sanıyor lakin dünyadan haberleri değil. Hatalı yaşıyorlar. Onun için sürekli birbirlerini yiyip dolandırıyorlar. Bu akıl almaz büyüklükleri, enerjileri bilmeyen insan Allah’ı anlayamaz. Doğaya bakacaksın. Zenginlere üzülüyorum; bu kadar lüksü bırakıp nasıl gidecekler diye. Ben son derece mütevazı yaşıyorum. Dünyaya da toz almaya, tahta bakmaya, kadife temizlemeye gelmedim.
 
-Sanatçı kişiliğinizi ortaya çıkaran, etkileyen unsurlar neler oldu?
-Dört teyzem vardı, evlenemeden öldüler. Onlar müthiş keman, ud, kanun çalarlardı. O yüzden Türk müziğini mükemmel bilirim. Natürel bu şimdiki arabesk müziği yok. Türk müziği çok değerlidir. Annem de fazla kabiliyetli bir insandı. Küçükken suçiçeği, kabakulak falan olduğumda bana yemek yemek yedirebilmek için Karagöz ve Hacivat’ın kuklalarını alıp bana anlatırdı. O zamanlar televizyon falan değil ancak! Annemin perde yapıp mum yaktığı Karagöz oyunu bütün mahalleye yayılınca herkes bize gelip iskemlesini koyup izlerdi. Ailemizde böyle yetenekler vardı lakin ben ayrı bir yerden geldim. Maliye Bakanlığı’nda döviz komiseriydim. Muhsin Ertuğrul Bey beni orada keşfetti. İmtihana çağırdı, gittim. Imtihan kuyruğu öyle uzundu ki anlatamam. Tam 362 birey gelmiş. Bense kaçmaya çalışıyordum. Niyeyse bana bir bayağılık kompleksi gelmiş, pustukça pusmuştum. Sırada beklerken tiyatrodan biri geçiyordu yanımdan, “Beni buradan çıkarır mısınız” dedim. “Peki” dedi ve iri bir kapıyı açıp “Buradan yürüyün” dedi. Meğer beni sahneye sokmuş. Aşağıdan bir ses, “Bu tarafa gelin” diyor. Baktım, orkestra podyumunda Muhsin Bey, Münir Mehmet Bey, hocam Haldun Taner ve Tunç Yalman. Başı Dönen başı dönen “Kaçıyordum, biri beni buraya getirdi” dedim. Gülmeye başladılar ve “Peki, siz çıkın” dediler. Çıkıp gittim. Bir hafta sonra bir mektup; “Sınavı kazandınız, gelin” diyor. 28 birey kazanmış. Tesadüfe bakın, biri de ben! Gerçekte her şey planlı, biz tesadüf sanıyoruz.

9 okunma

Etiketler : , , , ,

  Benzer Yazılar


  Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazıya henüz yorum yapılmamıştır, yazı hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmaktan çekinmeyin.