Blog

20 göstergenin 20 yıllık dili

  Blog    1 Ocak 2019
Yorum Yok

20 göstergenin 20 yıllık dili
Orhan Karaca / Ekonomist 1- ENFLASYON: Tek haneye zorlama indi 1990’lı yılların başında ekonomide en büyük derdimiz enflasyondu. 1970’li yıllarda çift haneye yükselen enflasyonu sonra bir türlü baştan tek haneye indirememiştik. 1990’lı yıllarda enflasyon büyümeye de hasar vermeye başlayınca nihayet ciddiyeti anlaşıldı ve savaş hazırlıkları başladı. Bu hazırlıkların sonunda 2000’li yıllara döviz çapalı “Enflasyonu Düşürme Programı” ile girdik. Oysa Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri sonucunda bu savaştan hezimete uğrayarak çıktık. Ama pes etmeyip kriz ardından daha ciddi bir programla yola devam edince sonunda büyük ölçüde amaca ulaştık. Esasında enflasyon hala bütün istediğimiz düzeye düşmüş yok ama gelinen nokta gerçi iyi. Geçen yıl az kalsın farkla tekrar çift haneye yükselen enflasyon, bu yılı ise yüzde 6 dolayında kapatacak gibi. 2- ÇOĞALTMA: İstikrarlısına hala hasretiz Türkiye’nin 1990 yılından bu yana gerçekleşen ortalama çoğalma hızı yüzde 3.7 düzeyinde. Bu dönemdeki çoğalma oranlarının standart sapması ise yüzde 5.1 olarak hesaplanıyor. Bir istikrarsızlık ölçüsü olan standart sapmanın sıradan artma oranından çok daha yüksek olması, ne değin istikrarsız bir artma performansına sahip olduğumuzu gösteriyor. Söz konusu dönemde yüzde 10’a yakın çoğalma oranları da gördük, yüzde 6’ya yaklaşan küçülme oranları da. Bu döneme dört adet resesyonu sığdırma becerisini göstermemiz, büyüme performansımızı çok aşağılara çekti. 2002-2006 aralarında şeytanın bacağını kırdığımıza neredeyse inanmıştık ama sonunda yine düş kırıklığına uğradık. 2007’de siyasi sorunlar sebebiyle yavaşlamaya başlayan ekonomi 2008’de de küresel resesyona tosladı. böylece 2009 yılını derin bir küçülmeyle kapatmak üzereyiz. 3- ULUSAL GELIR: 20 yılda ikiye katlandı Gerçek rakamlar üzerinden bakarsak, ekonomimizin bugünkü büyüklüğü 1990 yılındakinin neredeyse iki katı. Esasında geçen yıl itibariyle ekonomiyi 1990 yılına tarafından “az daha” değil gerçekte ikiye katlamıştık ama bu yıl resesyon sebebiyle birazcık geriye doğru düştük. 1990’lı yıllardaki debelenmeler olmasaydı acilen üçe katlanmış bir ekonomimiz de olabilirdi natürel. Özellikle 1997 ile 2001 aralarında ekonomimiz bütün anlamıyla uygun saymıştı. Bu kısacık döneme sığan iki resesyon, sıradan yükselme oranını “sıfır”a indirmişti. 2002-2006 arasındaki ataktan daha sonra son birkaç yıldır yine tökezlemiş durumdayız. Tahminlerimize tarafından ekonominin 2009 sonundaki büyüklüğü 2006 yılı düzeyindekine yakın olacak. 4- BIREY BAŞINA ULUSAL GELIR: Artış hızı tatmin edici değil İşin içine nüfus artışı da girdiği için, kişi başına milli gelirin son 20 yıldaki seyrine bakıldığında şart toplam ulusal gelirdekinden daha fena görünüyor. 2009 yılı verileri tahmini olduğu için kesin bir sayı vermeyelim ama 1990-2009 aralarında kişi başına ulusal gelirde yaşanan hakiki çoğaltma yüzde 46 civarında bulunuyor. Takvim ortalama yükselme hızı ise yüzde 2’de kalıyor. Bu dönemde kişi başına gelirimiz 1996-2001 aralarında yerinde saymıştı. 2005’deri bu yana da yine böyle bir uygun sayma durumu var. İkide bir ortaya meydana çıkan bu uzun duraklamalar nedeniyle son 20 yılda aldığımız yol epey eksik kalıyor. 5- GÖRELİ HUZUR DÜZEYİ: Hala yerimizde sayıyoruz Bu gösterge son 20 yıldaki artma performansımızın yetersizliğini daha iyi yansıtıyor. Satınalma Gücü Paritesi’ne (SGP) göre hesaplanan kişi başına milli gelirimizin ABD’nin aynı şekilde hesaplanan kişi başına ulusal gelirine oranına baktığımızda, göreli huzur düzeyimizde pek de fazla bir ilerleme olmadığını görüyoruz. 1990’da yüzde 23 civarında olan bu oran yıllar boyu değişken bir seyir çizmiş ve yerinde saymıştı. 2001 krizinden sonraki seri çoğaltma döneminde ise bir gayretle bu oranı yüzde 27’nin üzerine kadar çıkarmayı başarmıştık. Oysa son üç yıldır yine bir ilerleme değil. Hatta 2009’da bir arz geriye doğru düşmüş durumdayız. Kısacası, 20 yıldır ABD’nin dörtte biri civarındaki bir huzur düzeyine saplanıp kalmış bulunmaktayız. 6- İŞSİZLİK: Başımızın en büyük derdi 1990’lı yıllarda yüzde 7-8 civarında seyreden işsizlik oranı, 2001 kriziyle birlikte sıçrama göstermiş ve çift haneye çıkmıştı. 2001 krizi işsiz sayısını da 1.5 milyon civarından 2.5 milyona taşımıştı. Genç bir nüfusa sahip olan Türkiye’de her yıl işgücü piyasasına 500 bin civarında giriş olduğundan ve bunları istihdam yapabilmek için bile yüzde 5-6’lık artiş gerektiğinden, kriz sonrasındaki hızlı büyümeye rağmen bu işsiz stokunu bir türlü eritemedik. Bu şartlar aşağıda ekonomide yeni bir tökezleme olduğunda işsizlikte yeni bir sıçrama olacağı da belliydi. 2008-2009 resesyonu ile korktuğumuz başımıza geldi. Bu sene işsizlik oranı yüzde 14.5 dolayında gerçekleşecek gibi. İşsiz sayısı ise 3.5 milyon civarına yükselmiş durumda. Önümüzdeki yıllarda işsizliği çökertmek için doğaüstü bir çoğalma performansı gerekiyor ancak bunu sağlamak fazla şiddet. bu nedenle işsizlik başımıza epey tasa açacağa benziyor. 7- DOLAR KURU: Sıfır atıp rahatladık 1990’da 1 doların değeri eski paramızla 2 bin 600 lira idi. O dönemin etken özelliği yüksek enflasyon nedeniyle paramızın kesintisiz değer kaybetmesi ve dolayısıyla kurların da sürekli yukarı gitmesiydi. Hiç hız kesmeden 2000 yılında 624 bin liraya kadar meydana çıkan dolar kuru, 2001 krizi sırasında ise aniden ikiye katlanıp 1 milyon liranın üstüne tırmanmıştı. 2001 krizi sonrasında ise dalgalanmaya bırakılan kurlarda alışmadığımız gelişmelere şahit olduk. Dalgalanmaları bir tarafa bırakırsak, kurlarda o zamandan beri bir yükseliş değil. 2005 yılı başında paramızdan 6 sıfır atarak bizi rencide eden bir durumdan da kurtulduk. 8- İHRACAT: 20 yılda 10’a katladık İhracatımız 1990 yılında 13 milyar dolardan ibaretti. 2008 yılında ise 132 milyar dolarlık ihracat yaptık. Bu, ihracatta tam 10 katlık bir artışa tekabül ediyor. Yalnız ihracat küresel resesyondan böylece bir darbe yedi ama, bu yıl 102 milyar dolar civarına inecek gibi. Bu durumda 10’uncu kattan 8’inci kata düşmüş gibi oluyoruz. sırası gelmişken ihracatta 1990 yılından beri yaşanan artışın tamamının hakiki artma olmadığını, bir kısmının ihracat fiyatlarındaki yükselişten kaynaklandığını da belirtelim. Fakat hakiki olarak baktığımızda da 7 kata yakın bir çoğaltma var. Hem 1990’da yüzde 6.4 olan ihracatın ulusal gelire oranının bugün yüzde 17’ye yakın olması da, artık ekonomimizin yüzünün dış dünyaya daha dönük olduğunun bir göstergesi. 9- İTHALAT: Her Zaman ihracattan önde gidiyor Bugün 20 sene öncesine tarafından dış dünyaya fazla daha fazla mal satarken, ithalatın tadından da bir türlü vazgeçebilmiş değiliz. 1990’da 22.3 milyar dolar olan ithalat 2008’de 202 milyar dolara ulaşmış ve 9.1 kat artış göstermiş durumda. Resesyon nedeniyle bu sene ithalatta da bir çöküntü oldu ve tahminlerimize tarafından 138 milyar dolar civarında gerçekleşecek. Ancak ekonomi baştan büyümeye geçtiğinde ithalatın da derhal yükselişe geçeceği açık. Türkiye’nin ithalatını bilhassa enerjide dışa tiryakilik arttırıyor. başkaca son 10 yılda ithal girdilere daha bağımlı olan otomotiv gibi sektörlerin parlaması da ithalatı yükselten nedenler aralarında. Hammadde ve ara malı üreten yurtiçindeki sektörlerde gelişme sağlayamadığımız müddetçe ithalata tiryakilik da sorun olmaya devam edecek gibi. 10- TURİZM GELİRLERİ: Cari açığın kısmi ilacı Turizm, ihracatın ithalata yetişmesinden umudu kestiğimiz için, cari açığı kapatmak amacıyla 1980’lerden beri umut bağladığımız sektörlerden biri. Turizm bu umudu iyice hayata geçirebilmiş yok fakat son 20 yıldaki performansı gerçi iyi. 1990 yılında 3.2 milyar dolarlık turizm gelirimiz vardı. Bu sayı, 2008’de 22 milyar dolara değin çıktı. Bu yılı ise 21 milyar dolar civarında bir turizm geliriyle kapatacak gibiyiz. Turizm gelirlerimiz çoğunlukla yükselen bir seyir izliyor ama dünya ekonomisinin sıkıntıya girdiği dönemlerde düşüş oluyor. Küresel ekonominin büyük bölümünü resesyon içinde geçirdiği 2009 yılında da turizm gelirlerimiz de düşüş yaşanmış durumda. 11- CARİ AÇIK: Hiç sonsuz tasa Türkiye’de cari açık dek tasa edinilen bir gösterge herhalde yoktur. Ekonomimizin ithalata bağımlı bir yapısı olduğu için süratli yükselme dönemlerinde mutlaka cari açıkta da seri bir artma oluyor. Bu da ne olacak bu işin sonu diye düşünmekten büyümeye sevinecek hal bırakmıyor. 2001 krizi sonrasındaki dönemde cari açık daha önce görmediğimiz heybetli boyutlara ulaşıp kimsede kolaylık bırakmadı. Bir Zamanlar resesyon dönemlerinde cari artı oluşurken bu kez 2009’da bile cari açık verdik. Cari açığı mutlak rakam yerine milli gelire oran olarak ele alsak bile koşul o kadar değişmiyor. Önümüzdeki dönemde de cari açık aynı endişeler eşliğinde sürüp gidecek gibi görünüyor. 12- YABANCI ANAPARA: İstikrarın meyvesi Yabancı sermayenin ülkemize böylece uğramaması, 1990’lı yıllarda yakındığımız konulardan biriydi. “Böyle istikrarsız bir ülkeye tanıdık olmayan anapara tabii ki gelmez, hele bir istikrara kavuşalım görün bakın neler olur” diyenler olsa da bunlara öyle kulak asan yoktu. Lakin 2001 krizinden sonradan yüksek enflasyon yenilip, kamuda dengeler sağlanıp, bir de ucundan siyasi kararlılık görününce, gerçekten tanıdık olmayan sermaye girişinde bir patlama yaşadık. 1990’lı yıllar her tarafında 1 milyar doları bile bulmayan yıllık tanıdık olmayan anapara girişi 2007’de 22 milyar dolara dek ulaştı. Küresel resesyonun etkisiyle bu sene yabancı anapara girişi 10 milyar doların aşağı kalacak gibi. Türkiye’de istikrar açısından işler bu aralar yeniden karmakarışık olduğundan, önümüzdeki yıllarda neler olacağı ise bütün belirli yok. 13- FAİZ ÖDEMELERİ: Bütçeyi fazla zorladı Türkiye’de bütçe açıkları iç borca girme ile finanse edilmeye 1980’li yılların ortasında başlamıştı. Ilk yıllarda geri ödemeler yeni borçlanmaların yanında devede kulak kaldığı için sorun değil gibiydi. Ama iç borçlanma böylece fütursuz bir şekilde yapılıyordu ki, 1990’lı yılların ortasına dürüst faiz ödemeleri sorun olmaya başladı. Dönemin hükümetinin faizleri düşüreceğiz diye giriştiği işlem, 1994 krizinin tetiğini çekti. 2000’li yıllara girdiğimizde vergi gelirlerinin yüzde 80’e yakını faiz ödemelerini gidiyordu. Hatta kriz yılı 2001’de toplanan tüm aidat geliri Faiz ödemelerine yetmedi bile. Neyse ancak kriz ardından uygulanan istikrar programı tamamen faiz ödemelerinin ağırlığı gitgide artarak azaldı. Fakat son dört yıldır düşüş durmuş ve faiz ödemeleri aidat gelirlerinin üçte biri civarında sabitlenmiş durumda. 14- BÜTÇE AÇIĞI: Önemini güç kavradık 1990’lı yılların başında bütçe açıkları ulusal gelire oranla yüzde 3-4 civarındaydı. 1994 krizinden sonra faiz ödemelerinin ağırlığı aşağı bütçe giderek çökmeye başladı. Bu dönemde zaman zaman istikrar programları açıklansa da, siyasi istikrarsızlığın da etkisiyle, bir türlü ardına kadar sürdürülemiyordu. bu nedenle bütçe de bir türlü toparlanamıyordu. Bütçe açığının ulusal gelire oranı 1996 yılında yüzde 6’yı, 1999 yılında yüzde 8’i aştı. 2001 kriziyle birlikte ise çift haneli oranlarla tanıştık. 2001 krizi sonrasında uygulanan istikrar programlarıyla ise bir taraftan faizlerin düşürülmesi bir taraftan da özelleştirme gelirlerinin devreye girmesi, bütçeyi dört yılda toparladı. Ama bu yıl resesyonun ve de lokal seçim harcamaların etkisiyle bütçe her yerde alarm vermeye başladı. Son dört yıldır yüzde 2’nin altında seyreden bütçe açığının milli gelire oranı bu sene yüzde 6’yı aşacağa benziyor. 15- ÖZELLEŞTİRME: Son beş yılda şahlandı Türkiye’de özelleştirme uygulamaları 1980’li yıllarda başladı lakin beş sene öncesine kadar bu konuda alınan yol bir arpa boyundan ibaretti. Daha önceki yıllarda özelleştirmenin yasal çerçevesinin bir türlü oturtulamaması sebebiyle yapılan işlemler sık sık mahkemelerden dönüyordu. Buna ek olarak idareli ve siyasi istikrarsızlık da yatırımcıların özelleştirme uygulamalarına alaka göstermesini engelliyordu. bu nedenle 1990’lı yıllarda yapılan özelleştirme uygulamaları, yıllık olarak başlıca 300-400 milyon dolarda kalıyordu. 2005 yılından itibaren ise özelleştirmede harikulade bir süratlenme yaşandı. Bu dönemde özelleştirmeden elde edilen gelirler bütçenin toparlanmasında manâlı rol oynadı. Yalnız küresel kriz nedeniyle bu yıl özelleştirmede tekrar bir yavaşlama var. 16- HALK BORCU: Biraz daha düşüş lazım 1990 yılında merkezi yönetim borç stoku, altı sıfırı atılmış bugünkü paramızla, 133 milyon liradan ibaretti. Bu tutarın, 1998 baz yıllı yeni milli gelir serisine göre düzelttiğimiz o dönemin ulusal gelirine oranı yüzde 25 olarak hesaplanıyor. 1990’larda yavaşça yükselen bu oran, senelerdir halının altına süpürülen pisliklerin ortaya çıkmasıyla, 2001 krizi esnasında büyük bir sıçrama gösterdi ve yüzde 70’i aştı. Daha açık söylersek, bu sıçramanın nedeni, senelerdir biriken görev zararları karşılığında millet bankalarına ve de kriz sırasında mağdur durumda kalıp Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen özel bankalara Define kağıtları verilmesiydi. 2001 krizi sonrasındaki restorasyon döneminde kamunun borçlarının milli gelire oranı yüzde 40’ın altına değin indi. Ama bu yıl bu oranda yeniden yükseliş var. 17- DIŞ BORÇ: Bundan Böyle özel sektör yükseltiyor Mutlak rakam olarak dış borcumuz 1990 yılında 52 milyar dolar iken, 2008’de 278 milyar dolara değin çıktı. Son yıllarda dış borcu bilhassa, kur istikrarının sağlanmasıyla hakiki özel sektör kuruluşlarının dış finansmana yönelmesi uçurdu. Ama aynı dönemde dolar cinsinden hesaplanan milli gelirdeki yükselme da epey yüksek gerçekleştiği için, milli gelire oranla dış borçta yükseliş olmadı. Hatta 2001 yılında yüzde 60’a yaklaşan dış borcun milli gelire oranı 2005 yılında yüzde 40’ın altına dek düştü. Lakin bu yıl bu oran, bitmiş yükseldi gibi. Esasında resesyon nedeniyle dış finansman kapıları büyük ölçüde kapandığı için 2009’da mutlak sayı olarak dış borçta düşüş yaşandığını varsayım ediyoruz. Lakin dolar cinsinden hesaplanan ulusal gelirde düşüş olduğu için, milli gelire oranla dış borçta yükselme yaşanmış olabilir. 18- ŞİRKET KURULUŞLARI: Altın dönem 1990’lardı Girişimciliğin göstergesi olarak kabul edilen yıllık şirket kuruluşları, 1990’lı yılların başında 20 binin altındaydı. Ekonomideki ve siyasetteki istikrarsızlığa inat, 1992’den itibaren ülkeyi saran girişimcilik dalgasıyla bu rakam 1997’de 70 bine kadar yaklaşmıştı. Bu dönemde yaşanan 1994 krizi bile girişimciliğin önüne set çekememişti. Ama 1998-99 resesyonu esnasında yaşanan düşüşün üstüne diğer taraftan 2001 krizi gelince, girişimci uzun bir vakit kendine gelemedi. 2001 krizinin üzerinden iki yıl geçtikten sonradan tekrar bir hareketlenme başladı. Fakat hemen de 2008-2009 resesyonu sebebiyle girişimcilikte gevşeme var. 19- KONUT ÜRETİMİ: Depremin etkisini zorlama atlattı İnşaat ruhsatı alınan daire sayısı, ekonomi açısından önemi oldukça yüksek olan konut sektörünün gelişimini bakmak açısından en önemli göstergedir. 1990’ların başında, bir yılda yapımına başlanan konut sayısı 400 binin altındaydı. Bu rakam 1992 ve 1993 yıllarında çabuk yükselmiş ve 550 bine dayanmıştı. 1994 kriziyle birlikte ise hafif bir düşüş eğilimi başlamıştı. 1999’daki büyük Marmara Depremi, bu düşüş eğilimini hızlandırdı. Bunun üzerine 2001 krizi de gelince yeni ev başlangıçları 200 binin altına kadar düştü. 2004-2006 arasında ise ev talebindeki patlamayla birlikte yeni ev başlangıçlarının da çabucak yükseldiğini gördük. Fakat son üç yıldır önce iç sorunlardan kaynaklanan ekonomideki yavaşlama sonra da küresel resesyon nedeniyle inşaat ruhsatı alınan daire sayısında yeniden düşüş var. 20- NÜFUS: İç talebi canlı tutuyor Nüfusun ekonomiyle alakası ayrıca talep hem de talep kaynağı olmasında yatıyor. Nüfus artışı bir taraftan beslenmesi gereken boğaz sayısını arttırarak ekonomi için istek yaratırken, bir taraftan da üretime katılabilecek insan gücünü arttırıp arzın yükselmesi için ortam oluşturuyor. 1990 yılında nüfusumuz 55 milyondu. 20 yılda 17 milyon birey daha arttık ve bugün 72 milyona dayandık. Yıllık nüfus büyüme hızı 1990’lı yılların başında yüzde 1.7 iken, bugün yüzde 1.2’ye düşmüş durumda. Nüfus çoğaltma hızının hala yüksek olması Türkiye’de talebi genelde canlı tutuyor. Fakat arz artışı açısından bu nüfustan yeterince yararlandığımızı söyleyemeyiz. Çünkü büyüyen insan gücüne yeterli istihdam olanağı sağlayamıyoruz. 1990’lı yıllarda 1.5 milyon dolayında işsiz varken hemen 3.5 milyon işsiz var.

27 okunma

Etiketler : , , , ,

  Benzer Yazılar


  Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu yazıya henüz yorum yapılmamıştır, yazı hakkındaki düşüncelerinizi paylaşmaktan çekinmeyin.